Yatak odasından geçen bir Nobel hikâyesi

Kapılar, genç bir hekim ve parlak bir araştırmacı olan Rita’nın yüzüne kapanıyordu. Mussolini İtalyası’nın üniversitelerinde, hastanelerinde artık Yahudilere yer yoktu. “Aryan” olmayanlar kütüphanelerin de kapısından içeri adım bile atamayacak, İtalyan akademik dergilerinde makale yayınlatamayacaktı.

Rita Levi-Montalcini (1909–2012) (Fotoğraf: Flickr)

Halbuki Rita Levi-Montalcini’nin aklında yapılması gereken deneyler vardı. Genelde merak ettiği, sinir hücrelerinin nasıl olup da tam olarak nereye gideceklerini ve uzanacaklarını bildikleriydi. Tam o zamanlarda Washington Üniversitesi’nden Viktor Hamburger bu konuda önemli bir araştırma yayınlamıştı: Bir tavuk yumurtasının içindeki embriyonun ileride kanat olacak kısmını körelttiğinde, oraya gidecek sinirlerin sayısında büyük bir azalma görülüyordu. Bu körelttiği dokuda sinir hücrelerinin oluşumunu sağlayan bir madde olmalıydı.

Genç Rita’nın elinde bu yorumu sınayabilecek bir yöntem vardı. İtalyan hekim Camillo Golgi’nin icat ettiği ve İspanyol hekim Ramon y Cajal’ın geliştirdiği yöntemle, bu gelişmeyen hücrelerin şekillerini görebilir, onların ne hücresi olduğunu anlayabilirdi. Bu yöntemi avucunun içi gibi biliyordu.

İyi ama işinden olmuştu, bir laboratuvarı da yoktu. Kendi yatak odasını laboratuvara çevirdi. Bir mikroskop satın aldı, evdeki dikiş iğnelerinden aletler imal ederek tavuk embriyoları üzerinde cerrahi işlemler gerçekleştirdi. Onca aksilik yetmezmiş gibi bir de yumurta sıkıntısı baş göstermişti. Etraftaki çiftliklerden yumurta satın alıyor, embriyolarını çıkarıyor, geri kalanı ise akşam yemeğine saklıyordu.

Viktor Hamburger’in deneyini Cajal’ın yöntemiyle birleştirince Rita Levi-Montalcini çok önemli bir yeni bulgu elde etti: Evet, Hamburger’in dediği gibi kanat öncülü hücreler köreltilince oraya gidecek sinirlerin sayısı azalıyordu. Ama bu azalma sinirlerin gelişme yetersizliğine bağlı gibi görünmüyordu. Sinirler yine gelişiyor ve çoğalıyordu, ama sonra bunların birçoğu ölüyordu. Yani hedef organda ne varsa, sinir hücrelerinin gelişmesine değil, gelişmiş sinir hücrelerinin hayatta kalmasına destek oluyordu.

Şekil 2. Rita Levi-Montalcini 1963'te Washington Üniversitesi'ndeki laboratuarında. (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin Becker Tıp Kütüphanesi'nin özel izni ile kullanılmıştır. Photo credit: Becker Medical Library,  Washington University School of Medicine.)

Şekil 1. Rita Levi-Montalcini 1963’te Washington Üniversitesi’ndeki laboratuarında. (Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Becker Tıp Kütüphanesi’nin özel izni ile kullanılmıştır. Courtesy of Becker Medical Library, Washington University School of Medicine.)

İsviçre, Belçika ve Vatikan’daki dergilerde yayınlanan bu araştırmalar Viktor Hamburger’in dikkatini çekince Hamburger onu St. Louis şehrindeki Washington Üniversitesi’ne, kendi yanına davet etti. Birkaç ay çalışıp bu zıt sonuçları açığa kavuşturacaklardı. Rita Levi-Montalcini orada 30 yıl geçirdi (Şekil 1).

Burada ilk yaptığı çalışmalar önceki bulgularını doğrular nitelikteydi: Çok sayıda sinir hücresi üretiliyor, bunlardan bazıları uzandıkları yönde bir maddeyle karşılaşıyor ve hayatta kalıyordu. Bu maddenin olmadığı yerlerde ve yönlerdeki sinir hücreleri ise ölüyordu (Şekil 2).

Şekil 2. Bir grup sinir hücresinin sinir büyüme etmeni (NGF) yokluğunda ve varlığında çeklimiş görüntüleri.

Şekil 2. Bir grup sinir hücresinin sinir büyüme etmeni (NGF) yokluğunda ve varlığında çeklimiş görüntüleri. (Resimler: D. B. Hoover Laboratuarı, Doğu Tennessee Üniversitesi)

Peki bu madde neydi? O sırada aynı laboratuvarda çalışmaya başlayan biyokimyacı Stanley Cohen ile öncelikle bu maddenin bir protein mi, yoksa (DNA’nın birimleri gibi) nükleotit yapısında mı olduğunu bulmaya karar verdiler. Yılan zehiri nükleotitleri yok ediyordu, eğer yılan zehiri kullanarak sinirleri öldürebilirlerse bu madde nükleotit yapısında demek olacaktı. Deneyin sonucu ise tam tersiydi: Sinir hücrelerinin uzantıları coşmuştu, yani aradıkları maddeden yılan zehirinde bolca olmalıydı. O zaman memelilerin benzeri organı olan tükürük bezlerine de bakıp bu maddeyi orada bolca buldular ve yalıttılar. Buldukları bir proteindi, buna “sinir büyüme etmeni” (nerve growth factor, NGF) adını verdiler.

NGF, bu tür proteinlerin ilk bulunanıydı, bundan sonra sinir sisteminde veya diğer sistemlerde görev yapan benzeri birçok molekül bulundu. Ayrıca NGF’in görev yaptığı başka durumlar da keşfedildi.

Şekil 3. Rita Levi-Montalcini, 2008 yılındaki bir bilimsel toplantıda. (Fotoğraf: Flickr)

Giderek artan önemi karşısında bu alanın öncülüğünü yapan Rita Levi-Montalcini ve Stanley Cohen 1986 yılındaki Nobel Tıp/Fizyoloji Ödülü’nü paylaştı.

Gençliğinde karşılaştığı zorluklardan yılmayan Rita Levi-Montalcini, yaşlılığında da değişmemişti: Geçen yılın Aralık ayında 103 yaşında vefatına kadar, 1982’de kurduğu Avrupa Beyin Araştırmaları Enstitüsü’nde, Afrikalı bilim kadınlarına destek amacıyla kurduğu Rita Levi-Montalcini Vakfı’nda ve hayat boyu senatör olarak atandığı İtalya meclisinde çalışmaya devam ediyordu (Şekil 3).

İmkânsızlıklardan, zorluklardan şikâyet edeceğimiz zamanlarda aklımıza gelmesi gereken, azmin simgesi bir isim Rita Levi-Montalcini.

Nur içinde yatsın.

Kaynaklar ve notlar


Bu yazı daha önce Açık Bilim’de yayınlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.